$ DOLAR → Alış: 3,81 / Satış: 3,83
€ EURO → Alış: 4,07 / Satış: 4,08

Koçi Bey Risalesi İnceleme ve Karşılaştırması

Koçi Bey Risalesi İnceleme ve Karşılaştırması
  • 595 kez okundu

Osmanlı Devleti, İstanbul’un fethinden sonra daha etkin olmakla beraber, yönetim mekanizmasını oluştururken en baştan beri, Roma ve Doğu Roma devlet geleneğinden etkilenmiştir. Kurulduğu, geliştiği ve yayıldığı coğrafyaların kültüründen ve siyasal geleneğinden, bazen bilerek yararlanmış bazen de kendiliğinden etkilenmek durumunda kalmıştır. Sonuç olarak Osmanlı Devleti, genlerinde bulundurduğu ve içerisine doğduğu siyasal ve sosyal gelenekler doğrultusunda kendine has bir gelişim göstermiştir. Bu sebepten dolayı Osmanlı Devletini doğulu ya da batılı bir devlet olarak nitelemek uygun değildir. Bu üç kıtada hâkimiyet alanları kurmuş ve uzun süre yenilemez olarak görülmüş olan devletin şüphesiz ki sağlam bir işleyiş mekanizması vardı. Bu mekanizma da yine kendine has bir ortamda zamanla oluşmuş ve gelişmiştir.

Osmanlı Devletinin gerilemesine ve çöküşüne sebep olan en büyük etken olarak, bu mekanizmanın bozulması gösterilebilir. Ancak dış etkenlerin varlığı da atlanmamalıdır. Her ne kadar Osmanlı Devleti’nin kendi dinamikleri içerisinde gerçekleşen değişimler bir gerileme sebebi görülse de, devletin çöküşüne giden yolun yalnız bu nedenlere bağlanması çok kısıtlı bir bakış açısı olur. Hem çağımız araştırmalarında hem de Osmanlı Devleti’nin henüz var olduğu dönemlerde gerilemeye ve bozulmaya sebep olan etkenler üzerine yapılan araştırmalarda ortak nokta olarak devletin işleyiş mekanizmasının bozulması olduğu görülebilir. Osmanlı devletinin neden gerilemeye başladığı bazı padişahlar ve siyaset adamları tarafından sorgulanmıştır. Bu konuda birçok eser kaleme alınmış ve padişahlara raporlar sunulmuştur. Osmanlı layiha yazarları içerisinde bu konuda eser veren en ünlü isimlerden biri Koçi Bey’dir. Koçi Bey’in risalesi Osmanlı Devleti’nin çöküş sebepleri, klasik dönem ve 17.yy tımar ve zeamet sistemi gibi konularda araştırma yaparken başvurulması gereken bir kaynaktır. Osmanlı İmparatorluğunun çöküş sebeplerini ve 17.yydaki algılanışını anlamak adına bu eser çok değerlidir.

Koçi Bey’in Hayatı

Koçi Bey’in hayatı hakkında elimizde genel bilgiler yoktur. Bilinenler ise genellikle tahminler üzerine inşa edilmiştir. Genel kanıya göre bilgi vermek daha sağlıklı olacaktır. Koçi Bey aslen Arnavut olup Koçi adı aslında onun lakabıdır. Koçi adı değişik kaynaklarda Koçi, Koca, Kuçi şekillerindedir.[1] Saray protokolünü en ince teferruatına kadar bilecek derecede bilgisi, iç işleyişiyle Enderun hayat ve çevresini çok iyi tanıması bunun yanı sıra IV. Murad’ın kendisine bazen günde dört beş defa danıştığı, Sultan İbrahim’in de bilgisinin yetmediği durumlarla karşılaştığında bunların altından kalkmak için kendisinden çok acele cevaplar beklediği hususundaki ifadeleri onun saray içinden biri olduğunun açık göstergesidir.[2]

Risalenin İçeriği

Koçi Bey risalenin ilk bölümünde padişaha övgü ve duadan sonra kısaca devletin düzenliğinin nasıl sağlanacağını söylemiştir. Burada dikkati çeken hususlar dine bağlı olunması, halkın halleriyle yakından ilgilenilmesi, işini iyi yapan saygıya değer kişilerin korunup gözetilmesi, eski sultanların kanunlarının ve tavırlarının örnek alınmasıdır. Aslında burada kısaca, risalede değineceği şeyleri işaret etmiştir. Klasik dönemde Osmanlı Devleti’nin, devlet anlayışına bakarsak nizam-ı âlem için padişahın ve erkân-ı erbaa’nın gerekliğini görürüz. Klasik dönemde karşımıza çıkan bu kuralda belirtilen, padişah ve dört sınıf olan ilmiye sınıfı, asker sınıfı, tüccar sınıfı ve köylü sınıfının, Koçi Bey’in risalesinde ele alınmış, bozulmaya uğrayan gruplar olduğunu görüyoruz. Bu da Koçi Bey’in risaleyi kaleme alırken Klasik dönem devlet anlayışını temel aldığını gösteriyor diyebiliriz. Risalenin genelinde de geçmişle ve yaşadığı dönemle yaptığı mukayese de bunu destekler niteliktedir.

İkinci bölümde Koçi Bey Osmanlı Devletindeki bozulmaları bildirmeye başlarken öncelikle Osmanlı Sultanlarının, vezirlerin, divan üyelerinin kısacası devleti yöneten sınıfın durumlarını anlatarak başlamıştır. Bu bölümün hemen girişinde Koçi Bey Osmanlı sultanlarının Kanuniye gelinceye kadar her padişahın divanı hümayunda hazır bulunduklarını, devletin ve halkın en büyükten en küçüğe kadar tüm işleriyle bizzat ilgilendiklerini belirtmiştir. Onlardan sonra gelen Kanuninin bizzat divanda bulunmasa bile savaşların çoğunda ordunun başında bulunduğunu ve İstanbul’da bulunduğu vakit ekseriyen kafes arkasından divan görüşmelerini dinlediğini söylüyor. Ayrıca bu dönemde herkesin engelsizce padişaha maruzatta bulunabildiğinden bahsediyor. Koçi Bey aslında direk olarak işe padişahların devlet işlerine olan ilgisizliğini eleştirerek başlamıştır. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet devrinde başlayan, padişahın ulaşılmaz ve özel olması anlayışının Kanuni devrinden sonra doruğa ulaştığını görüyoruz.

Padişahları bu şekilde eleştirdikten sonra devlet adamları meselesine gelen Koçi Bey birkaç başarılı devlet adamının isimlerini zikrettikten sonra Sokullu Mehmet paşadan, on beş sene boyunca hiçbir ortağı olmaksızın saltanat makamını idare eden yeryüzüne düzen veren bir kişi olarak bahsediyor. Burada Koçi Bey ideal sadrazam profili olarak Sokullu Mehmet paşa örneğini vermiştir. Bu örneğinde Koçi beyin asıl söylemek istediği şey devamında belirttiği gibi görevini iyi yapan vezirlerin sebepsiz yere görevinden alınmayıp işlerinde bağımsız olmaları gerektiğidir. Risalesinde çok defa bu konudan yakınan Koçi Bey görevini layıkıyla yapan insanların fitne fesatla karalanarak görevlerinden alındığını ve bu durumun istikrarsızlığa yol açtığını belertmiştir. Ayrıca bu bölümde eski beylerbeyi ve sancak beylerinin yirmişer otuzar yıl görevlerinde kaldığını ekliyor.  İftiraya, karalamaya eski padişahların müsaade etmediğini yine Sokullu örneğinden anlatır. Şöyle ki; Celal Paşa padişahın huzurunda Sokullu Mehmet paşayı hafife almaya yeltendiği için padişah onu İstanbul’dan uzaklaştırmış ve hayatı boyunca bir daha padişahın huzuruna çıkamamıştır. Koçi Bey için devlet adamlarının, işlerini herhangi bir azledilme ve gözden düşme korkusu yaşamadan yapabilmeleri çok önemlidir. Gerçekten hak üzere, adalet ile doğru iş yapabilmeleri için devlet adamlarının, sadece devletin çıkarına iş yapıyor olması gereklidir. Devlet işlerinin belirli bir zümrenin faydasına göre şekillenmeye başlaması her zaman bir felakete gidiş yolu olmuştur. Tarih sahnesinden çekilmiş birçok devlette bu zafiyete rastlayabiliriz. Koçi Bey’in özellikle bu konu üzerinde durduğunu fark etmek kolaydır.

Bu bölümde ele alınan bir başka konu ise reayadan insanların vezir, beylerbeyi, sancakbeyi makamında olanların hizmetlerine girmesi konusudur. Koçi Bey eskiden reayadan değil kölelerden hizmetkâr alındığını ve reayanın hizmete alınmasının sakıncalı olduğunu söyler. Peki, nedir bu sakıncalar? Eğer reaya hizmete alınırsa vergiden muaf olurdu böylece hazine zarara girerdi. Ayrıca bir kere ata binip kılıç kuşanan reayanın bir daha bu lezzetten vazgeçemeyeceğini söyler ve bundan sonra ne asker olmaya yararlar nede hizmetkâr olamaya der. Bu kimselerin daha sonra eşkıya güruhuna karıştığını ve celali isyancılarının çoğunun bu çeşit insanlar olduğunu söylüyor. Burada hizmete alınanlardan kasıt sadece yakın hizmetlere alınan insanlar değildir. İleride değineceğimiz üzere asker olarak reayadan kimselerin hizmete alınmasıdır. Eskiden köle kökeniler ve tımar sistemi içerisinden gelmiş insanlar hizmete alınırken zamanla reayadan, şehir halkından asker olarak alınmaya başlanmıştır. Bu da ticaret yapan, esnaflık yapan, vergi vermekle mükellef olunan işlerle uğraşan kimselerin hizmete alınmasına sebep oldu. Askere alındıktan sonra vergiden muaf oldukları için bu da vergi gelirinin azalmasına yol açtı.

Yine eski dönemleri överek devam eden Koçi Bey daha İstanbul’a haberi ulaşmadan isyanları bastıran Beylerbeyilerden örnekler verir. Ayrıca divan kâtiplerinin çevre krallara mektuplar yazmaya ehil, dergâhı ali çavuşlarının ise elçi olarak gitmeye muktedir kimseler olduğunu belirterek bu bölümü sonlandırıyor. Koçi Bey bu bölümde genel itibari ile bozulmayı tanımlamaya padişah, vezir ve beylerbeyi gibi yönetici sınıfın eskiye nazaran değişen durumlarını anlatarak başlamıştır. Devletin yönetici kesimini eski dönemlerle kıyaslayarak eleştiren Koçi Bey eleştirmeye devletin zirvesinden başlamıştır. Yönetici sınıfın bozulmasındaki sebepleri kısaca özetleyecek olursak, padişahın devlet işlerine olan ilgisizliği, sadrazamların devlet işlerinde bağımsızlaşamaması, siyasi entrikaların artmasıyla düzensizliğin ortaya çıkması ve devlet işlerini yürütenlerin kanun-ı kadimden uzaklaşmasıdır. Koçi Bey yönetici sınıfa yönelttiği bu eleştirilerle dönemin yönetim anlayışına, Klasik dönem yönetim anlayışıyla mukayese yaparak ışık tutmuştur.

Tımar sistemi

Bundan sonraki bölümlerde önce eski ve iyi olarak görülen, yani kanun-ı kadime bağlı olan sistem anlatılmış, sonra başka bölümde ise bu sistemlerin nasıl bozulmaya uğradığı anlatılmıştır. O yüzden ilgili bölümleri karşılaştırarak gitmekte fayda var. İlk olarak aslında eskiden beri Osmanlı devletinin çökmesinde, en büyük sebep olarak sürekli duyduğumuz tımar sisteminin bozulması meselesini ele alalım. Koçi Bey risalesinin üçüncü bölümünde tımar sisteminin eskiden ne şekilde olduğunu anlatmıştır. Bu sistemin bozulma sebepleri ise yedinci bölümde ifade edilmiştir. Eski ve iyi olan sistemin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: tımar sistemi içinde yabancı yoktu, dededen babaya intikal ederdi, şehirlilerin ve reayanın tımar istemesi küfürle eşti;  tımar sahipleri tımarlarının olduğu sancakta otururlardı başka yerlerde olmaları kabul görmezdi, tımar hak edenleri beylerbeyi belirlerdi, İstanbul’dan belirlenmezdi. Böylece gerçekte hak eden hakkını alırdı. Bunlar tımar sisteminin düzgün işleyişini sağlayan temel kurallardı. Bu kurallar aslında sistemin bozulmuş yönleriydi. Risalenin genelinde eski sistemin kuralları, bozulmuş yönlerle paralel olarak aktarılarak vurgu sağlanmıştır. Şimdi bu sistemin nasıl bozulduğu konusuna gelelim. İlk olarak sistemin bozulmaya uğraması Özdemiroğlu Osman Paşanın babadan dededen tımarlı olmayan kimselere, 1584 yılında İran seferindeki kahramanlıkları karşılığında tımar vermesiyle başladı. Tımar sistemine sistem içerisinde bulunmayan yabancı kimseler girmiş oldu. Osman Paşa hak eden kişilere vermiş olsa da bu olayı fırsat bilenler iyi ve kötü gözetmeksizin ilgisi olmayan babadan dededen dirlik tasarruf etmeyen şehir oğlanı ve reaya kısmından kimselere tımar dağıttılar.

Eski sistemde tımarlar beylerbeyi tarafından belirlenirken Osmanlı kanununa aykırı olarak, zamanla İstanbul’dan belirlenmeye başlandı.  Devlet adamları da boşalan tımarlara kendi adamlarını tayin eder oldular. Ayrıca geliri yüksek olan tımarlar devlet adamlarına paşmaklık[3] arpalık[4] ve emeklilik ücreti karşılığı verilmeye başlandı. Ayrıca bazı yöneticiler kendi hizmetkârları ve azatlık köleleri üzerine tımarlar alıp birden çok tımar ve zeametin mahsulünü tasarruf ederlerdi. Seferde yoklamada gözüksün diye düşük ücretlerle tuttukları insanları yollarlardı. Birde sepet tımarı denilen sistem ortaya çıktı. Bu tımar, sahibinin bir varis bırakmaksızın vefatı ile mahlûl olmuş ve kimseye yönlendirilmeyerek sahipsiz kalmış olan tımarlardı. Bunlarda sepet tımarı adı altında devlet adamlarının eline geçerdi. Devletin en kalabalık askeri sınıfını oluşturan tımarlı askerler, devlete herhangi bir masrafı olmayan askerlerdi. Tımar sistemi bilindiği üzere hem askeri hem de ekonomik açıdan devlete fayda sağlayan bir sistemdi. Ancak Koçi Bey’in belirttiği sebeplerden dolayı bu sistem sekteye uğrayınca devletin ekonomik ve askeri alanda zarara uğraması kaçınılmaz oldu. Bu sistemin bozulmaya uğramasının en büyük nedeni, devlet adamlarının sistemin devlet askeriyesi ve ekonomisi içindeki yerine bakmaksızın özensizce kendi menfaatlerine tasarrufta bulunmalarıdır.

Ulufelilerin Çoğalması

Bir diğer önemli mevzu ise ulufeli kul taifesinin çoğalması meselesidir[5]. Bu ulufeli taifenin bazılarının sayılarını risaleden örneklerle karşılaştıralım. 1574 III. Murad zamanında sağ ulufeciler 400 iken 1631 yılında 2000. Sol ulufeciler 407 iken bu tarihte 1400.  Sağ garipler 406 iken 900 sol garipler 407 iken 905 olmuştur. Bu örnekler gibi diğer tüm kul taifesinde de yüksek artış söz konusudur. 1574 yılında toplamda 36153 olan nefer sayısı 1631 yılında 92206 ya ulaşmıştır. Peki, bu sayı neden bu kadar artmıştır. Özdemiroğlu Osman Paşanın tımar sistemine yabancı sokmasının ardından 1594 de koca Sinan paşa kuloğlu namıyla Yanık kalesi muhafızlığına ocaktan olmayanları getirmiş, üç yıl hizmetlerinin ardından ocağa girmelerine izin vermiştir. Böylece tımar sisteminden sonra da ulufeli ocak içerisine yabancı kimselerin girmesine kapı açılmış oldu. Ocaklı çocukları ocağa kaydedilmeye başlandı, adına veledeş denildi. Bu sistemle beraber ocakta olanlar oğlumdur diye istediğini getirip yeni çeri ocağına yazdırdı. Başkasının maaş cüzdanı ile ulufe alan beş altı bin kişi meydana çıktı.  Altı bölük halkının İstanbul Bursa ve Edirne dışında oturması yasakken Budin Mora Gürcistan sınırına kadar her yere dağılıp oturur hale geldiler. Bu bilgiler çerçevesinde değerlendirirsek sistemin denetimi yok denebilecek durumda. En büyük zararsa hazineyedir. Çünkü ulufeli kul taifesinin üç kat artması devlet hazinesini çok büyük zarara uğratmıştır. Tımarlı askerler devlet hazinesine yük yapmazken devletten maaş alanlar bir üretimde bulunmazlardı. Ve bu kalabalık maaşlı asker sınıfı sefer çıktığında da Koçi Beyin ifadesiyle sadece onda biri sefere katılırdı. Gerisi maaşını dahi kendi almaz başkalarına getirtirdi. Yukarıda tımar sistemindeki bozulmalardan dolayı bahsetmiştik, şimdi ise ulufeli askerlerinde adeta başıboş, disiplinsiz bir durumda olduğunu görüyoruz.

Buraya kadarki yapılan eleştiriler askeri sınıf eksenli olsa da aynı zamanda ekonomik temellilerdir. Ulufelilerin çoğalmasıyla ve tımar sisteminin bozulmasıyla devlete ağır bir maddi yük binmiştir. Bununla beraber askeri sınıftaki disiplinsizlikte devleti zarara uğratmıştır. Ayrıca tımar arazilerinin devlet adamlarına arpalık ve benzeri amaçlarla verilmesi de devlete yüklenen yükü daha da artırmıştır.

Yeniçeri Ocağı

Yeniçeri ocağının ilk olarak bozulması Sultan III. Mehmet’in 1582 tarihindeki sünnet düğününde olmuştur. Bu düğün geceli gündüzlü iki ay sürmüş ve düğünün sonunda çalgı-çengi takımının tamamı ücret yerine, yeniçeri ocağına girmek istemişlerdir. Padişaha arz edilen bu konu kabul görmüş ancak yeniçeri ağası ve ocak subayları bunun kanuna ve kurallara aykırı olduğunu ve ocakla alakasız kimselerin ocağa girmesinin sakıncalı olduğunu arz ederek karşı çıkmışlardır. Ancak padişaha yakın kimselerin ısrarı üzerine tekrar padişah yeni çeri ağası Ferhat paşaya emir yazdı. İkinci defa karşı çıkan Ferhat paşa görevden alındı. Paşanın yerine Yusuf ağa getirildi. Yusuf ağa bu çalgıcıları ağa çırağı diye bir usul icat ederek ocağa aldı. Bundan sonra sipahi oğlu, becayiş gibi yeni yeni usul icatlarıyla ocakla alakasız kimseler ocağa alınmaya başlandı. Ocağın kanunları alt üst edildi. Savaşa gitmeyenlere verilen oturak adı, kanunsuz şekilde gençlere de verilmeye başlandı. On binden fazla oturak ve korucu olduğu ortaya çıktı. Bu demektir ki on binden fazla yeni çeri sadece maaş alıyordu. Başka hiçbir vasıfları yoktu. Bu şekilde ocağın nizamının bozulmasıyla Koçi Beyin ifadesiyle ocağa şehir oğlanı Türk, çingene, Kürt, ecnebi, Laz, Yörük, katırcı, deveci, yankesici, yol kesen ne varsa değişik cinsten kişiler girdi. Risalede birçok defa ecnebi kelimesini kullanan Koçi Bey’in burada bahsettiği aslında sisteme yabancı, sistem için ecnebi olanlardı. Yukarıda saydığımız gruplar sistem için yabancıydılar. Çünkü kul grubu içerisine Arnavut, Boşnak, Rum, Bulgar, Ermeni devşirmelerden başkası giremezdi.

İlmiye

Osmanlı ilmiye teşkilatında belirli bir göreve gelmek için yetenek göstermek ve kabuk görmek şarttı. Eğitimi sırasında devlet erkânından kimselerin kapısına sığınan kimseler yine mülazım yazdırma hakkı olan ulema tarafından mülazım olarak yazdırılırlardı.[6] Bunlar kazaskerin ruznamçesine yazılır. Hangi makamda bulunanların kaç kişi mülazım yazdırabileceği kanuni devrinde şikâyetlerin artması üzerine şeyhülislam Ebu’suud Efendi tarafından belirlenerek kurala bağlanmıştı. Ancak Koçi Bey, risalesinde bu makamların rüşvet ile satıldığını, kazaskerlerin para karşılığında deftere isim yazdığını bildiriyor. Eskiden kimin ne kadar mülazım yazdıracağı belli olduğu için sayıda belliydi fakat artık mülazım sayısı haddini aşmıştı. Bir makam boş kaldığında mülazımlardan birçok talip çıkardı, bunlarda rüşvet yoluyla yarışıyorlardı. Böylece Osmanlı ilmiyesi içerisinde de hak eden değil parası olan hâkim olmaya başladı. İlmiye teşkilatı da bu şekilde itibar kaybetti. Osmanlı Devleti için çok önemli olan daire-i adliyenin temelini oluşturan ilmiye mensupları bu şekilde adaletsiz bir sistem içinde yetişmeye başlayınca, dolayısıyla adalet ve denetim mekanizmasının çöküşü söz konusu oldu.

IV. Murad’ın Üzerinde Koçi Bey Etkisi

Koçi Beyin nasihatleri IV. Murad’ın üzerinde tekili olmuş olacak ki risalenin takdim edilmesinden sonra mülazımlıklar lâv edilerek, tımar ve zeamet ve askerin esami defterleri yoklandı. Bağdat seferinden önce zeamet ve tımar defterleri tamamen yenilendi. Yaklaşık altmış bin civarındaki yeni çeri sayısı uzun müddet acemi oğlanı almamak suretiyle otuz bin civarına indirildi. İstanbul’da bulunan kırk bini aşkın sipahi oğlanı ise yirmi bin civarına indirildi. Tımar sisteminin yeniden canlandırılması işe yaradı ki devlete maddi yükü olmayan tımarlı yüz seksen bin ile iki yüz elli bin arasında sipahi toplandı.[7] IV. Murad çok sert bir yönetim anlayışı benimsemiş, işlerini düzgün yapmayanlara karşı her zaman acımasız olmuştur. Koçi Bey risalesini sunduktan sonra yukarıda belirtilen icraatları takiben Osmanlı ekonomisinde iyileşme meydana gelmiş ve askeri sınıfın düzenlenmesinin ardından Bağdat zaferi, İran seferi gibi başarılı askeri gelişmeler kendini göstermiştir. Bunları göz önünde bulundurarak Koçi Bey’in, IV. Murad üzerindeki etkisi onun sert siyasetiyle birlikte dönemsel bir başarı ve gelişmeye yardımcı olduğunu söyleyebiliriz.

Asafname ve Koçi Bey Risalesi Karşılaştırması

Asafname’nin yazarı Lütfi Paşa devşirme olarak Osmanlı sarayına girmiş çuhadarlık, çaşnigirlik, mir-i âlemlik gibi görevler aldıktan sonra Kanuni Sultan Süleyman devrinde sancağa çıkarılmıştır. Çeşitli kademeleri aştıktan sonra 1539 yılında sadrazamlık makamına getirilmiş ve aynı zamanda padişahın kız kardeşi Şah sultanla evlenmiştir. Bu evliliğin son bulmasından sonra iki senen kadar süren sadrazamlık görevinden azledilen Lütfi paşa Hac vazifesini yerine getirdikten sonra Dimetoka’daki çiftliğinde eserlerini yazmakla meşgul olmuştur. Eserleri; Tevarih-i Âli Osman adından anlaşılacağı gibi Osmanlı tarihi kitabıdır. Halâşü’lümme fî mafrifeti’l-e’imme ise Osmanlı hilafetinin meşruiyetini ve kabul görmüş olduğunu ispat için yazdığı eseridir[8]. En önemli görülen eseri ise Asafname’dir. Asafname dört babdan oluşur. İlk bölümde sadrazamın görevlerini ve uyması gereken usulleri anlatır. İkinci bölüm sefer tertibatını, üçüncü bölüm hazine tedbirini, dördüncü bölüm ise reaya ve devlet ilişkisini ele alır. Bu eser devlet

Asafname, yukarıda görüldüğü üzere, Koçi Bey’in överek bahsettiği, adeta özemle yâd ettiği, kanun-i kadime bağlı dönem olarak gördüğü Kanuni devrinde yazılmış bir eserdir. Ancak iki eserde de benzer şikâyetleri görebiliriz. Örneğin Asafname’nin üçüncü bölümünde Lütfi paşa, kul taifesinin çoğalmasından uzak durulması gerektiğini, askerin ‘az ve uz’ yani az sayıda ama nitelikli olmasının gerektiğini ve çok olursa bunlara maaş yetiştirmenin zor olacağını belirtir.[9] Koçi Bey’in risalesinde maaşlı kulların çoğalmasını anlattığı ve bunun zararlarından bahsettiği bölümle aralarındaki bağ açıktır. Ayrıca Asafname’nin dördüncü bölümünde, gösterdiği yararlılıktan dolayı reayadan birine tımar verilirse, bunun akrabalarına sıyanet[10] etmemesi gerektir der. Ya da bir kişi danişmend[11]olsa bu kişinin reaya olmaktan kurtulsa dahi onun tâbiyetinde bulunanların reaya olarak kalması gerektiğinden bahseder[12]. Koçi Bey ise tımar sisteminin bozulmasında en büyük etken olarak yukarıda anlatıldığı üzere bu durumu görmektedir.

İşte bu ve bunun gibi benzerliklerden yola çıkarak Koçi Bey’in Asafname ’den etkilenmiş olabileceğini söyleyebiliriz. Ancak Lütfi paşa bu hususları bir kaygı ve tavsiye niteliğinde aktarmıştır. Koçi Bey ise örnekler vererek bu hususların meydana gelmiş olduklarını anlatmıştır. İki eser aslında bu açıdan ayrışmaktadır. Lütfi Paşa’nın yaşadığı dönemde bu kaygıları yaşaması, onun bu hususlardaki uygulamalara tanık olduğunu gösterir. Yani çok önemli görülmese de bu dönemde de aslında bozulmanın kapıları açıktı. Aynı zamanda iyi bir tarihçi olarak görülen Koçi Bey’in, sistemdeki bozulmaları anlatırken ilk olarak verdiği tarihlerin, Lütfi Paşa’nın yaşadığı dönemden sonrasına tarihlenmesi, gerçekten de bu dönemde Lütfi Paşa’nın eserinde yer verecek kadar önemli bir bozulma alameti görülmediği kanaatine ulaşmamızı sağlar. Bu iki eserin içerikleri doğrultusunda Koçi Bey risalesini, Asafname göz önüne alınmadan incelemek ve değerlendirmek eksik olur diyebiliriz.

Sonuç

Şüphesiz ki Osmanlı Devleti’nin gerilemesinde ve çöküşünde iç dinamiklerin etkisi kadar, gelişen ve değişen dış aktörlerin etkisi de önemlidir. Osmanlı Devleti’nin çöküş sebeplerini sadece bu iç işleyiş mekanizmasındaki bozulma ve değişmeye bağlamak çok sığ bir düşünce olur. Ancak yine de Osmanlı Devleti’nin çöküş sebepleri araştırılacak olduğunda başlangıç noktasının bu konular olması gerekmektedir. Koçi Bey tüm bu aksaklıkları dile getirirken çöküş ifadesini kullanmamıştır. Aslında bunu hiçbir siyasetname, layiha yazarı kullanmaz. Bunun yerine ihtilal-i âlem gibi daha yumuşak kelimeler seçilir. Bu çalışmada yapılan iş, Koçi Bey’in ihtilal, bozulma olarak gördüğü ve anlattığı etmenlerin, Osmanlı Devletinin çöküşüne giden yolun başlangıcı olduğunu anlatmaya çalışmaktı.

Osmanlı Klasik döneminden beri geçerli olan bazı kuralların değişmesi ve bozulması gerçekten de devletin zamanla gerilemesine ve zaafa uğramasına sebep olmuştur. IV. Murad’ın yaptığı toparlanma çabalarının o dönem için faydalı olması Koçi Bey gibi düşünen Osmanlı düşünürlerinin haksız olmadıklarını gösterir. Fakat çok geçmeden, 1699 yılında Karlofça anlaşmasıyla başlayan, gerileme dönemine giriş engellenememiştir. Bu da gösteriyor ki bir zamanlar çok iyi işleyen ve Osmanlı Devleti’nin üç kıtaya hâkim bir imparatorluk olmasında en büyük etken olan eski sistemin, gelişen ve her an gelişmeye devam eden yeni Dünya düzeninde tutunabilmesi olanaksızdı. Eskiye dönüş özlemi, her an Osmanlı aydınlarının hatta padişahların kalbinde yer bulsa da zamanın akışı buna müsaade etmemiştir. Geri dönülemez bir akış içerisinde direnen Osmanlı Devleti yedi yüz seneyi aşkın hâkimiyeti boyunca birçok büyük gelişme göstermiş, dünyanın geri kalanını çok iyi takip etmiş, ancak gelenekçi zihin yapısından dolayı yeni teknolojik gelişme ve ekonomik sisteme uyum sağlamakta geri kalmıştır.

Kaynakça

AKÜN, Ömer Faruk, ‘’Koçi Bey’’, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt.26, Ankara,2002
İŞPİRLİ, Mehmet, ‘’Lütfi Paşa’’, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, cilt.27. Ankara, 2003
JORGA, Nicolae, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, çev. Nilüfer Epçeli, 3.cilt, İstanbul, 2005
KURT, Yılmaz, Koçi Bey Risalesi, 3. Baskı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2011
Lütfi Paşa, Asafname, Matba-i Âmedî, İstanbul. 1908
[1] Yılmaz Kurt, Koçi Bey Risalesi, 3. Baskı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2011, s.17.
[2]Ömer Faruk Akün, ‘’Koçi Bey’’, DİA, c.26, 2002, s.144.
[3]   Paşmaklık Osmanlı’da evlenen hanedan üyesi kızlara veya padişahın eşlerine verilen miri arazilerdir. Gelirleri padişah kızlarına, annelerine ve eşlerine ayrılan topraktır.
[4]   Arpalık idare ve saray insanları ile ilmiye sınıfı mensuplarına maaşlarından ayrı olarak veya emekliye ayrıldıkları zaman arpalığı bir nevi ödenek olarak verilirdi.
[5] Ulufe, Kapıkulu Ocağı askerlerine, Acemi Ocağı mensuplarına ve bazı saray ve devlet görevlilerine üç ayda bir verilen maaş.
[6] Mülazım Osmanlı devletinde, Sahnı seman veya Sahnı Süleymaniye medreselerinden birinde yükseköğrenim görerek icazet aldıktan sonra bir müderrisliğe tayin için sıra bekleyen danişmentlere verilen addır.
[7] Nicolae, Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Çev. Nilüfer Epçeli, 3.cilt, İstanbul,2005,s.383
[8] Mehmet İşpirli, ‘’Lütfi Paşa’’, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, cilt.27. Ankara, 2003.s.234
[9] Lütfi Paşa, Asafname, Matba-i Âmedî, İstanbul. 1908, S.23
[10] Koruma veya korunma, himaye veya muhafaza.
[11] Âlim, danışman.
[12] Lütfi Paşa. a.g.e. s.25

Caner Işık – Hacettepe Üniversitesi
Tarih (Yüksek Lisans)

Tam Metni İndir (PDF)


 

Etiketler: / / / / / / / / / / / /

www.academidea.com üzerindeki tüm içerikler telif hakkında tabidir. İçerik linki açık bir şekilde kaynak gösterilmeden paylaşılması durumunda hukuki işlem başlatma hakkını saklı tutar.